MAKALELER
KASTEN ÖLDÜRMEYE TEŞEBBÜS İLE YARALAMA SUÇUNDA DİKKATE ALINACAK KISTASLAR


Genel anlamda kasten öldürme, bir kimsenin hayatına kasıtlı olarak (bilerek ve isteyerek) son vermektir. Bilineceği üzere “Kasten Öldürme” suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 81. maddesinde düzenlenmiş ve bahse konu suçun failinin müebbet hapis cezası ile cezalandırılacağı hüküm altına alınmıştır. Mezkûr Kanunun 82. maddesinde ise Kasten Öldürme suçunun nitelikli halleri düzenleme altına alınmıştır.


Suça teşebbüs ise, Türk Ceza Kanunu’nun 35. maddesinde düzenlenmiştir. Anılan hükme göre bir kişi işlemeyi kastettiği bir suçu elverişli hareketlerle doğrudan doğruya icraya başlayıp da elinde olmayan nedenlerle tamamlayamaz ise teşebbüsten dolayı sorumlu tutulacaktır. Bu kapsamda fail, icra hareketlerine başlamış, ancak elinde olmayan nedenlerle icra hareketleri yarıda kalmış ise suça teşebbüs etmiş olacaktır. Aynı şekilde fail, icra hareketlerini tamamlamasına rağmen iradesi dışında engel bir sebep çıkmış, bu vesileyle de netice meydana gelmemiş ise yine suça teşebbüs hükümlerinden sorumlu olacaktır.


Kasten Yaralama suçu ise, Türk Ceza Kanunu’nun 86. maddesinde düzenlenmiştir. Söz konusu hükme göre, bir kimsenin vücuduna acı veren, sağlığının veya algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi Kasten Yaralama suçundan hüküm giyecektir.


Bu çalışmamızda Kasten Yaralama ve Kasten Öldürmeye Teşebbüs suçlarına ilişkin kastın belirlenmesinde Yargıtay tarafından belirlenen kriterler, Yargıtay kararları ve doktrinde yer alan görüşler çerçevesinde inceleme yapılacak, şüpheden sanık yararlanır (in dubio pro reo) ilkesine değinilecektir.


Yargıtay yerleşik birçok kararında failin eyleminin, mağduru yaralamaya mı yoksa öldürmeye mi yönelik olduğunun tespit edilmesinde, dikkat edilmesi gereken bazı kriterler belirlemiştir. Şu hususa vurgu yapmak gerekirse; failin kastı tespit edilirken her somut olay kendi içerisinde değerlendirme konusu yapılmalıdır.


Bilineceği üzere kastın mevcudiyeti için hareketin sonucunun bilinmesi ve istenmesi şarttır. Kast için failde suç işleme iradesinin olup olmaması hayati önem arz etmektedir. Öldürme suçu bakımından fail, hareketinin ölüme sebebiyet vereceğini bilecek ve nihayet hareketinin yönelmiş olduğu kişinin ölümünü isteyecektir. Fiil ile maksat arasında bu şekilde bir uygunluk olmaz ise fail kasten öldürme suçundan sorumlu tutulamayacaktır.

 

Nitekim Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2012/9-1456 E.; 2013/608 K. sayılı kararında; “…Buna göre, doğrudan kast, öngörülen ve suç teşkil eden bir fiili gerçekleştirmeye yönelik irade olup, kanunda suç olarak tanımlanmış eylemin bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesi ile oluşur. Fail hareketinin kanuni tipi gerçekleştireceğini bilmesi ve istemesi halinde doğrudan kastla hareket etmiş olacak…”  değerlendirmesinde bulunmuştur.

 

Yukarıda yer verilen karardan hareketle failin kastının birtakım kriterlerden hareketle tespit edilmesi hayati önem arz etmektedir. Nitekim meydana gelen olayda failin öldürme gibi bir kastı mevcut değilse bu suça ilişkin müeyyidelerin uygulanması hakkaniyetsiz sonuçların oluşmasına neden olacaktır.  

 

Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 2006/1-97 E., 2006/132 K. sayılı kararında ise;

“Eylemin hangi suç niteliğine uyduğunun belirlenebilmesi, sanığın kastının saptanması ile mümkündür. Esasen failin iç dünyasını ilgilendiren kastının belirlenmesinde, olay öncesinde, olay sırasında ve sonrasında failin dışa yansıyan davranışları ölçü olarak alınmalıdır.

 

Yerleşmiş yargısal kararlarda da vurgulandığı üzere, adam öldürmeye kalkışma ve yaralama suçlarını birbirinden ayıran başlıca ölçütler; failin olay öncesi, olay sırası ve olaydan sonraki davranışları kastın belirlenmesinde ölçü olarak alınmalıdır. Yargıtay’ın yerleşmiş kararlarına göre, adam öldürmeye teşebbüs ve yaralama suçlarını birbirinden ayıran başlıca ölçüler; fail ve mağdur arasındaki husumetin nedeni ve niteliği, failin cürümde kullandığı saldırı aletinin mahiyeti, atış veya darbe sayısı ile mesafesi, mağdurun vücudunda meydana getirilen yaraların yerleri ile nitelik ve nicelikleri, hedef seçme imkânı olup olmadığı, olayın akışı ve sebebi, failin işlemeye kastettiği cürmün meydana gelmesine iradesi dışında engel bir halin olup olmadığıdır değerlendirmesine yer verilmiştir.

 

Belirtilen Ceza Genel Kurulu kararı bağlamında öldürme yahut yaralama kastının belirlenmesi açısından kriterler şu şekildedir:  

1- Suçun nedeni, Husumetin varlığı, Mahiyeti ve Derecesi

2- Suçta kullanılan vasıtanın niteliği, Öldürmeye elverişli olup olmadığı, Etki mesafesi, Vasıta seçimi, Birden fazla vasıta kullanılması

3- Mesafe, Atış-darbe adedi ve şiddeti, Fail ve mağdurun bulundukları yerlerin durumu

4- Dengeli ve bilinçli tevcih veya hedef seçme imkânının bulunup bulunmadığı

5- Mâni sebebin bulunup bulunmadığı

6- Mağdurdaki isabet yeri, yara adedi ve yaraların mahiyeti

 

Yukarıda ifade edilen kriterlerden hareketle; fail ile mağdur arasında öldürmeyi gerektirir derecede bir husumet yok ise; suçta kullanılan vasıta öldürmeye elverişli değil ise, mağdurun vücudundaki darbelerin yeri bilinçli olarak seçilmemiş, hedef gözetilmemiş, darbe hayati organlardan uzakta meydana gelmiş, fail imkan olmasına rağmen eylemini sonlandırmak ve ölümü gerçekleştirmek için birtakım hareketlere girişmemiş ise failin eylemi kasten öldürmeye teşebbüs değil yaralama suçuna vücut verecektir.

 

Doktrinde failin eylemine ilişkin, “Hiçbir engel neden olmadığı halde eyleme devam etmemek öldürme kastının olmadığını gösterir.” şeklinde değerlendirme yapılmıştır.  (AVCI, s. 94.)

 

Mağdurun vücudunda meydana gelen darbeler yönünden, “Hayati tehlike doğuran yaranın tek oluşu, mani sebep olmadığı halde sanığın eylemine devam etmemesi,” Yargıtay 1. CD. 28.11.1995, E. 1995/3152, K. 1995/3470. sayılı kararında yaralama olarak nitelendirilmiştir.

 

Sanığın bıçağını hedef seçerek sapladığının belirlenememesi, yaraların boğuşma sırasında husule geldiğinin anlaşılması, (Yargıtay 1. CD. 25.01.1996, E. 1995/3386, K. 1996/62) “Sanığın öldürücü yarayı ika ederken serbest iradesi ile hedef alarak vurduğunun anlaşılamaması, mücadele anında hedef alma imkânının bulunmaması” (Yargıtay 1. CD. 01.02.1995, E. 1994/4283, K. 1995/190) halinde sanığın öldürme kastının belirlenemediği durumlarda mevcut delillerin sanık lehine değerlendirilmesi gerektiği ifade edilmiştir.

 

Yukarıdaki hususlara ek olarak failin suçtan sonraki davranışları da suç tipinin belirlenmesinde etkilidir. Nitekim; “Suçtan sonra teslim olmak (EREM, sy.68) veya mağduru hastaneye kaldırmak, yaralama kastı için karinedir.” (Kasten Öldürmeye Teşebbüs ve Kasten yaralama Suçlarının Manevi Unsur Bakımından Ayırt Edilmesi, Fatih Birtek, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi sayfa 269 vd.)

 

Bir ceza hâkimi, önüne gelen uyuşmazlıkta, sanığın kastının öldürmeye mi yoksa yaralamaya mı ilişkin olduğunu belirlerken, doktrinde yer alan kıstaslar ve Yargıtay uygulamaları çerçevesinde karar vermelidir. Hâkim değerlendirmesini yaparken Ceza Hukukunun en temel ilkelerinden olan “şüpheden sanık yararlanır” ilkesini de gözetmeli ve sanığın öldürme kastı ile hareket ettiği noktasında tereddüt yaşadığı halde kasten yaralama hükümlerini uygulamalıdır.

 

Bu yönde Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 28.9.2010 tarihli ve 2010/5-109 E.; 2010/177 K. sayılı kararında; “Ceza yargılamasının en önemli ilkelerinden biri olan "in dubio pro reo" yani "kuşkudan sanık yararlanır" kuralı uyarınca, sanığın bir suçtan cezalandırılmasının temel koşulu, suçun kuşkuya yer vermeyen bir kesinlikle ispat edilmesine bağlıdır. Gerçekleşme şekli kuşkulu ve tam olarak aydınlatılamamış olaylar ve iddialar sanığın aleyhine yorumlanarak mahkûmiyet hükmü kurulamaz. Ceza mahkumiyeti, yargılama sürecinde toplanan kanıtların bir kısmına dayanılarak ve diğer bir kısmı göz ardı edilerek ulaşılan olası kanıya değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalıdır. Bu ispat, hiçbir kuşku ve başka türlü bir oluşa olanak vermeyecek açıklıkta olmalıdır. Yüksek de olsa bir olasılığa dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza yargılamasının en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan, varsayıma dayalı olarak hüküm vermek anlamına gelir. O halde ceza yargılamasında mahkûmiyet, büyük veya küçük bir olasılığa değil, her türlü kuşkudan uzak bir kesinliğe dayanmalıdır.” değerlendirmesine yer verilmiştir.

 

Yukarıda açıklanmaya çalışılan hususlar değerlendirme konusu yapılırken somut olayın özelliklerine göre meşru müdafaa ve meşru müdafaada sınırın aşılması hususlarına da dikkat edilmelidir. Ancak bu husus makalemizin konusu dışında olduğundan ayrıntıya girilmemiştir.

 

Sonuç olarak;

Yukarıda yer verilen kriterlerin hiçbiri tek başına hüküm kurmak için yeterli olmayıp her somut olayın özelliğine göre failin iç dünyasını ilgilendiren kastı tespit edilmeye çalışılmalıdır. Failin kastının tam olarak belirlenebilmesi için somut olayın tüm özellikleri kendi içerisinde irdelenmelidir. Failin kastının hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde tespit edildiği durumlarda sorun bulunmamaktadır. Ancak failin öldürme kastının bulunmadığına ilişkin herhangi bir şüphelin hâsıl olması halinde hâkim tarafından bu şüphe, şüpheden sanık yararlanır ilkesi (in dubio pro reo) gereğince sanık lehine yorumlanmalı, bu suretle sanığın kastının yaralamaya ilişkin olduğu sonucuna ulaşılmalıdır.

 

"Bırakın adalet yerini bulsun, isterse kıyamet kopsun." Freud

Bu metin toplam 119 defa görüntülenmiştir