KARARLAR
Muris Muvazaası Sebebiyle Tapu İptal ve Tescil Ölüm Tarihinden İtibaren Ecrimisil
Hukuk Genel Kurulu         2017/1207 E.  ,  2019/325 K.

    "İçtihat Metni"

    MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi


    Taraflar arasındaki "tapu iptali ve tescil" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda (kapatılan) Kadıköy 1. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 29.05.2012 tarihli ve 2010/339 E., 2012/243 K. sayılı kararın davacılar vekili tarafından temyizi üzerine, Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 14.11.2013 tarihli ve 2013/5711 E., 2013/15915 K. sayılı kararı ile:


    "...Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali, tescil,tazminat ve ecrimisil isteğine ilişkindir.


    Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.


    Dosya içeriği ve toplanan delillerden, davacılar miras bırakanı ...’ın 27.11.2008 tarihinde dul ve çocuklu olarak vefat ettiği ve murisin tamamının çocuklarından oluşan 8 mirasçısı olduğu, murisin adına kayıtlı 3 parsel sayılı taşınmazda 6 bağımsız bölümden oluşan apartmanın 2. katındaki 5 nolu bağımsız bölümü 21.10.1993 tarihinde tapuda satış göstermek suretiyle davalı oğluna temlik ettiği anlaşılmaktadır.


    Davacılar, miras bırakanının davalıya yapmış olduğu temlikin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek eldeki davayı açmış, mahkemece yapılan yargılama sonucu, temliklerin muvazaalı olmadığı ve muvazaa iddialarının da kanıtlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verildiği görülmüştür.


    Bilindiği üzere, uygulamada ve öğretide "muris muvazaası" olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nispi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu Muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir.
    Bu durumda yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve l.4.1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706, Borçlar Kanunun 213 ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.


    Hemen belirtmek gerekir ki bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşınmaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.


    Öte yandan, miras bırakan tarafından sağlığında hak dengesini gözeten, kabul edilebilir ölçüde ve tüm mirasçıları kapsar biçimde bir paylaştırma yapılmışsa, mal kaçırmak kastından söz edilmeyeceğinden olayda 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı Yargıtay İnançları Birleştirme Kararının uygulanamayacağı da kuşkusuzdur.
    Somut olaya yukarıdaki ilkeler ışığında bakıldığında, miras bırakanın adına kayıtlı 3 parsel sayılı taşınmazda 6 bağımsız bölümden oluşan apartmanda 1, 2, ve 3 nolu bağımsız bölümlerin halen muris adına kayıtlı olduğu, murisin başka eşten olma çocuğu davacı ..., aynı eşten olma çocukları davacı ..., davalı ..., dava dışı ......, ....., Gülten, Ayşe ve Ayten'i mirasçı olarak bıraktığı, murisin dava dışı çocuğu ...... ve .....'e de 3 parsel sayılı taşınmazda bağımsız bölümler temlik ettiği ve onlar ve kayıt malikleri aleyhine eldeki davanın davacıları tarafından muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak dava açıldığı, davacı ... ile murisin diğer çocukları arasında Vahit'in murisin çocuğu olup olmadığına dair davanın görüldüğü ve davacı ...'in murisin çocuğu olduğunun Adli Tıp Kurumu raporu ile saptandığı ve yine aralarında tazminat davasının olduğu görülmektedir.


    Esasen yukarıda da değinildiği üzere muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan davaların hukuki dayanağını teşkil eden 01.04.1974 tarih ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında miras bırakanın gerçek iradesinin mirasçıdan mal kaçırma olması halinde uygulanabilirliğinin kabulü gerekir. Bir başka ifade ile murisin iradesi önem taşımaktadır.


    Mahkemece toplanan deliller yukarıda açıklanan ilkeler çerçevesinde değerlendirildiğinde, miras bırakının yapmış olduğu temlikle ilgili olarak gerçek amaç ve iradesinin mirasçıdan mal kaçırmak olduğu ve bu amaçla temliklerin gerçekleştirildiği, davalının da bedel ödediğini kanıtlayamadığı gözetildiğinde işlemin muvazaalı olduğu tartışmasızdır.


    Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 07.02.1990 tarih ve 1989/3–602 Esas 1990/56 karar sayılı ilamında kabul edildiği gibi murisin mirasçılarından mal kaçırmak amacıyla yaptığı muvazaaya dayanan devir ve temlikler geçersiz olduğundan, davaya konu taşınmazı muvazaalı olarak iktisap eden davalının işgali iyi niyetli sayılamaz ve kendisinden mal kaçırılan davacılar, murisin ölüm tarihinden başlayarak dava tarihine kadar geçen süre için ecrimisil isteyebilirler.


    Bilindiği üzere; muvazaa nedenine dayalı olarak verilen kararlar yenilik doğurucu değil, açıklayıcı nitelik taşırlar.


    Bu suretle oluşan kararlara konu işlemler yapıldıkları tarihten itibaren butlanla malüldür ve yapılmamış sayılırlar.


    Öte yandan, muvazaalı işleme taraf olan, kişinin iyiniyetli olduğundan söz etme olanağı da yoktur. Tarafı bulunduğu işlem yok hükmünde olup, bu suretle oluşan tescil de yolsuz tescil niteliğindedir.


    Hal böyle olunca açılan davanın kabulüne ve belirlenecek ecrimisil miktarına hükmedilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir..."


    gerekçesi ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.


    HUKUK GENEL KURULU KARARI

    Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:


    Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil, olmadığı takdirde tazminat ve ecrimisil isteğine ilişkindir.


    Davacılar vekili, tarafların ortak murisi (babaları) ...'ın 27.11.2008 tarihinde dul olarak öldüğünü, geride tamamı çocukları olan sekiz mirasçısının kaldığını, davaya konu 3 parselde kayıtlı altı adet bağımsız bölümden oluşan apartmanın tamamı muris adına kayıtlı iken, murisin 4 numaralı daireyi 28.12.1993 tarihinde dava dışı oğlu ...... Bıyık'a, 6 numaralı daireyi 05.02.1993 tarihinde dava dışı oğlu ..... Bıyık'a, dava konusu 5 numaralı daireyi ise 21.10.1993 tarihinde tapuda satış göstermek suretiyle davalıya devrettiğini, oysa ki temliklerin tamamının mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu, gerçekte taşınmazların bağışlandığını, keza Sosyal Güvenlik Kurumundan emekli olan murisin o tarihlerde paraya ihtiyacının bulunmadığını, ölünceye kadar apartman dairelerinden birinde davalı ile oturup, diğer beş dairenin de kirasını aldığını, evladına daire satmak için hiç bir haklı nedeninin olmadığını, taşınmazın 1977-1978 yıllarında muris ile davacı ... tarafından inşa edildiğini, murisin bu altı bağımsız bölüm dışında başka bir mal varlığının da olmadığını ileri sürerek, davaya konu taşınmazın tapu kaydının davacıların miras payı oranında iptal edilerek adlarına tesciline, bunun mümkün olmaması halinde bu paylara isabet eden bedelin tahsiline ve ayrıca dava tarihinden geriye doğru beş yıllık dönem için fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak üzere 1.000,00TL ecrimisilin tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.


    Davalı, taşınmazı o tarihteki rayiç değeri olan 40.000.000TL'yi ödeyerek satın aldığını, satış bedelinin tapuda düşük gösterildiğini, satışın gerçek olup bütün kardeşlerinin bu durumu bildiğini, murisin 1993 yılında emekli olmadığını ve maaşının bulunmadığını, emekli olmak için paraya ihtiyacı olduğunu söyleyerek taşınmazda oturan çocuklarına ya satın alın ya da kira ödeyin dediğini, binayı kalfalık yaparak kendi kazandığı paralarla yapmalarına karşın kendisi ve iki kardeşinin oturdukları daireleri para ödeyerek satın aldıklarını, birinci ve ikinci kattaki dairelerin yapımında davacı ...'ın çalıştığını, üzerindeki dört dairenin ise kendi kazancı ile tamamlandığını, aynı tarihte onaltı yıllık kalfa olup maddi durumunun iyi olduğunu, 1983 yılından bu yana davaya konu 5 numaralı dairede oturduğunu, babalarının daireleri kendilerine inşa ettirirken "sadece üç oğluma vereceğim çünkü diğerlerinin hakkı yok" diye yaptırdığını, kendilerinin de gençlik hevesi ile kazandıkları paranın tamamını binanın yapımı için harcayarak binayı tamamladıklarını, murisin davacı ...'a da oturmakta olduğu daireyi satma teklifinde bulunduğunu, ancak Ramazan'ın önerdiği bedeli kabul etmediğini, davacı ...'in ise o tarihte ortada olmadığını, Vahit'in kardeşleri olduğunun babalarının ölümünden sonra ortaya çıktığını, ecrimisil koşullarının da oluşmadığını belirterek davanın reddine karar verilmesini istemiştir.


    Yerel mahkemece, binadaki iki dairenin muris tarafından, bunların üzerindeki dört dairenin ise davalı ile dava dışı kardeşleri ..... ve ......'in katkılarıyla yaptırıldığı, bu katkıları sebebiyle davalının 5 numaralı daireye ..... ve ......'in de 4 ve 6 numaralı dairelere yerleştikleri, davalının 1983 yılından itibaren dava konusu dairede oturduğu, 1993 yılına gelindiğinde murisin emeklilik prim borçlarını ödemek için paraya ihtiyacı olduğu, bu sebeple çocuklarını toplayarak öncelikle daireleri içinde oturan çocuklarına satmak istediğini, kabul etmemeleri hâlinde başka kişilere satacağını açıkladığı, bunun üzerine davalı ile ..... ve ......'in oturdukları daireleri aynı yılın değişik tarihlerinde bedellerini ödeyerek satın aldıkları, murisin satış bedelinin bir kısmıyla SSK prim borçlarını ödediği, bir kısmını ev eşyaları için harcadığı, ayrıca satış bedelinden kızlarına da yardımda bulunduğu, bir kısmını da kızı...... ile açtırdıkları ortak hesaba yatırıp bilahare iki kez evlenmesi sırasında sarf ettiği, davalı tanığı olarak dinlenen ve davanın kazanılmasında yararları bulunan kız kardeşlerin de savunmayı aynen doğruladıkları, üç dairenin hâlen muris adına kayıtlı olduğu, mal kaçırma amacı olması halinde murisin bunları da devredebileceği, tapudaki bedelle gerçek değer arasında var olan farkın da tek başına muvazaanın varlığını kabule yeterli olmadığı, kaldı ki bedelin düşük tutulmasının davalının daireye katkısından kaynaklandığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.


    Davacılar vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda karar başlığında açıklanan gerekçelerle bozulmuştur.


    Yerel mahkemece ilk hükümdeki gerekçelerle direnme kararı verilmiş, karar davacılar vekilince temyiz edilmiştir.


    Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; ortak miras bırakan tarafından davalı oğluna satış suretiyle yapılan temlikin gerçekte mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olup olmadığı, burada varılacak sonuca göre davacı mirasçıların tapu iptali ve tescil isteğinin kabulüne ve bu bağlamda murisin ölüm tarihi ile dava tarihi arası için belirlenecek ecrimisilin tahsiline karar verilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.


    İrade ve beyan arasında bilerek yaratılan uyumsuzluk şeklinde tanımlanan muvazaa, pozitif hukukumuzda 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 19. (mülga 818 sayılı Borçlar Kanununun 18.) maddesinde düzenlenmiş ve anılan maddede, "Bir sözleşmenin türünün ve içeriğinin belirlenmesinde ve yorumlanmasında, tarafların yanlışlıkla veya gerçek amaçlarını gizlemek için kullandıkları sözcüklere bakılmaksızın, gerçek ve ortak iradeleri esas alınır." hükmüne yer verilmiştir.


    Buna göre muvazaa; tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacı ile ve fakat kendi gerçek iradelerine uymayan ve aralarında hüküm ve sonuç doğurmayan bir görünüş yaratmak hususunda anlaşmalarıdır, şeklinde tanımlanabilir.


    Muvazaa daha çok sözleşmenin yorumuyla ilgili olduğundan, öğreti ve uygulamada kapsamlı olarak incelenmiş ve belirli kurallara bağlanmıştır. Gerek öğretide ve gerekse uygulamada muvazaa, mutlak ve nispi muvazaa olarak iki gruba ayrılmaktadır; mutlak muvazaada taraflar herhangi bir hukuki işlem yapmayı (oluşturmayı) istemezler, yalnız görünüşte bir hukuki işlem için gerekli irade açıklamasında bulunurlar; nispi muvazaada ise taraflar gerçekten belli bir hukuki işlem yapmak isterler, ancak onu saklamak amacıyla, bir başka hukuki işlemin kurulduğu görünüşünü/intibaını yaratmak üzere irade açıklamasında bulunurlar.


    Taraflar ister yalnız bir görünüş yaratmayı, ister ikinci bir gizli işlem yapmayı arzu etmiş olsunlar, görünüşteki (zahiri) işlem tarafların gerçek iradelerine uymadığından, ilke olarak herhangi bir sonuç doğurmaz. Muvazaada görünüşteki işlemin her türlü hukuki sonuçtan yoksun olması, tarafların ortak iradelerinin bu yolda olmasından kaynaklanmaktadır.


    Eldeki davanın konusunu oluşturan ve "muris muvazaası" olarak isimlendirilen muvazaa türünün ise Türk Hukukunda büyük bir yeri ve önemi vardır. Muvazaa davalarının büyük bölümü muris muvazaasına ilişkin bulunmaktadır.


    Az yukarıda açıklanan Türk Borçlar Kanununun genel hükmü dışında muris muvazaasına ilişkin bir düzenleme kanunlarımızda yer almamaktadır. Muris muvazaası kaynağını daha çok Yargıtay İçtihatlarından ve bilimsel görüşlerden almakta ise de esas kaynağını 1.4.1974 tarih ve 1/2 sayılı İçtihatları Birleştirme Kararı oluşturmaktadır.


    1.4.1974 tarih ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile "Bir kimsenin; mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla, gerçekte bağışlamak istediği tapu sicilinde kayıtlı taşınmaz malı hakkında tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış olduğunun gerçekleşmiş bulunması halinde, saklı pay sahibi olsun ya da olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçıların, görünürdeki satış sözleşmesinin Borçlar Kanununun 18. maddesine dayanarak muvazaalı olduğunu ve gizli bağış sözleşmesinin de şekil koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabileceklerine ve bu dava hakkının geçerli sözleşmeler için söz konusu olan Medeni Kanunun 507 ve 603. maddelerinin sağladığı haklara etkili olmayacağına" karar verilmiştir.


    Anılan kararın salt adalet duygusu ve kamu vicdanını rahatsız edebilecek sonuçlar doğurduğu gerekçesiyle değiştirilmesi için yapılan başvuru üzerine Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 16.3.1990 tarih ve 1989/1 E., 1990/2 K. sayılı kararında ise, "...Bu karar toplumun özel koşul ve gereksinimleri dikkate alınarak çıkarılmıştır. Şöyle ki, özellikle küçük kırsal bölgelerde kız çocuklarını mirastan mahrum etmek amacıyla muris, erkek çocuğu ile anlaşarak gerçekte bağışlama istediği malvarlığını, kötüniyetle satış göstermek suretiyle devir işlemini gerçekleştirmektedir. Bunun yanında eşin ölümü veya boşanma sebebiyle yeniden evlenen erkek, önceki eşinden olma çocuklarını sonraki eşin etkisiyle mirastan mahrum etmek amacıyla sonraki çocuklara gerçekte bağışlamak istediği malvarlığını satış göstermek suretiyle onlara intikal ettirmektedir. İşte, 1.4.1974 gün ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı esas itibariyle muvazaalı tasarruflar karşısında gerek kız çocuklarını erkek çocuklarla eşit miras hakkına kavuşturmak ve gerekse murisin çocukları arasında eşitliği sağlamak amacıyla çıkarılmış olup, bu düzenlemenin toplumun ihtiyaçlarına cevap verdiği ve hukuk önünde eşitliği sağladığı tartışma götürmeyecek kadar açıktır. Bu çözüm tarzının değiştirilmesini haklı kılacak hiç bir neden görülmemiştir." şeklindeki açıklamalarla 1.4.1974 gün ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının Türk Hukukunda benimsenmesinin sebeplerine de değinilerek, değiştirilmesine yer olmadığına karar verilmiştir.


    1.4.1974 gün ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı, miras bırakanın tapulu taşınmazlarının temliklerinde yaptığı muvazaalı işlemlere ilişkindir.


    Muris muvazaasında, miras bırakan ile sözleşmenin karşı tarafı, aralarında yaptıkları bağış sözleşmesini genellikle satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi ile gizlemektedirler. Başka bir anlatımla, miras bırakan ile karşı taraf malın gerçekten temliki hususunda anlaşmışlardır. Görünüşteki ve gizlenen sözleşmelerin her ikisinde de samimi olarak temlik istenmektedir. Ne var ki, görünüşteki satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesinin vasfı (niteliği) muvazaalı sözleşme ile değiştirilmekte, ayrıca gizli bir bağış sözleşmesi düzenlenmektedir. Görünüşteki sözleşmenin vasfı (niteliği) tamamen değiştirildiğinden, muris muvazaası aynı zamanda "tam muvazaa" özelliği de taşımaktadır.


    Muris muvazaası da öteki nispi (mevsuf-vasıflı) muvazaalar gibi dört unsurdan oluşur.
    a-Görünüşteki Sözleşme: Miras bırakanın, mirasçıdan mal kaçırmak, onların kendilerinden mal kaçırıldığı yönünde yapacakları itirazları, açacakları davaları önlemek, başka bir anlatımla onları aldatmak için karşı taraf ile anlaşarak, gerçek iradesine uygun düşmeyecek ve hiçbir hüküm ve sonuç doğurmayacak biçimde düzenlediği sözleşmeye görünüşteki sözleşme denir.
    b-Üçüncü Şahısları (Mirasçıları) Aldatmak Amacı: Muris muvazaasına bu açıdan bakıldığında, öteki nispi muvazaalardan farkı mirasçıları aldatmak amacıyla yapılmasıdır. Daha açık anlatımıyla, muris muvazaasında aldatmak isteyen (muvazaalı işlem yapan) miras bırakan, aldatılmak istenen ise mirasçıdır. Oysa muris muvazaası dışında kalan mutlak ve nispi muvazaalarda aldatılmak istenen üçüncü kişinin mirasçı olması şart değildir.


    Muvazaalı sözleşme yapıldığı sırada mal kaçırılmak, aldatılmak istenen bir mirasçının veya mirasçıların bulunması, aldatmak amacının (kastının) gerçekleşmesi için yeterlidir. Bu durumda miras bırakanın ölüm tarihine göre mirasçı olan ve terekeden miras hakkı alması gereken mirasçının, kendisinin henüz mirasçılık sıfatını kazanmadığı tarihte yapılan muvazaalı işleme karşı durarak, muvazaanın tespiti için murisin ölümünden sonra dava açmakta hukuki yararının ve hakkının bulunduğu açıktır. Muvazaalı sözleşmenin yapıldığı tarihte mirasçı olmamasının muvazaa davası açma hakkına hiçbir etkisi yoktur. Esasen bir mirasçı muvazaa nedeniyle açtığı bir iptal ve tescil davası sonunda muris muvazaasının varlığını ispat edip o taşınmazın terekeye dönmesini sağladığı takdirde, muvazaalı sözleşme tarihinde mirasçı olmayıp da, miras bırakanın ölüm tarihinde mirasçılık sıfatını kazanan mirasçı o taşınmazdan pay aldığına göre, kendisine, muvazaalı sözleşme tarihinde mirasçı olmaması nedeniyle dava açma hakkı tanınmaması açık bir çelişki yaratacağı gibi, hukuk mantığına da uygun düşmez.


    Miras bırakan sağlığında mallarını mirasçıları arasında, makul ölçüler içerisinde, dengeli bir biçimde paylaştırmışsa, artık mirasçıdan mal kaçırmak, onları aldatmak kastı ve iradesi bulunmadığından, muris muvazaasından söz etmek mümkün olmaz.


    Bu gibi temliklerde miras bırakanın amacı mirasçıdan mal kaçırmak değil, mallarını sağlığında mirasçılar arasında pay etmektir. Uygulamada “denkleştirme” olarak da tanımlanan bu paylaştırmanın kabulü için, miras bırakanın tüm mirasçılar arasında paylaştırma yapması, paylaştırmada tam bir eşitlik olmasa dahi makul ve hoşgörü ile karşılanabilecek bir denge kurması gerekir.


    Miras bırakan sadece mirasçılardan birine veya birkaçına pay vermişse veya paylaştırmada makul ve hoşgörü sınırlarını aşan bir dengesizlik bulunuyorsa, paylaştırma değil mirasçıdan mal kaçırma amacı üstün tutulmuş sayılacağından, aldatmak unsuru teşekkül edecektir. Bu takdirde de pay almayan veya az pay verilen mirasçı veya mirasçıların dava açmak hakları doğacaktır.
    Denkleştirmenin var olup olmadığının anlaşılabilmesi içim tüm mirasçılara verilen mal ve kıymetlerin; tanık dinlemek, ilgili mercilerden bilgi ve belge istemek, tüm taraf delillerini toplamak, uzman bilirkişi aracığı ile her bir mirasçıya verilen mal ve değerleri birbirleri ile kıyaslamak gerekir.


    c-Tarafların Beyanları ile İradeleri Arasında İsteyerek Meydana Getirdikleri Uyumsuzluğu Açıklayan Muvazaa Anlaşması: Muris muvazaasındaki muvazaa anlaşması, miras bırakan ile karşı taraf arasında görünüşte yapılan sözleşmenin niteliğini değiştiren sözleşmedir.
    Muvazaa sözleşmesi hiçbir şekil koşuluna bağlı değildir. Yazılı yapıldığı gibi çok kez de sözlü yapılabilmektedir. Uygulamada muvazaa anlaşmasının çok zaman gizli sözleşme ile bir arada, hatta onunla iç içe yapıldığı görülmektedir. Ancak gizli sözleşme ile birlikte yapılması muvazaa sözleşmesinin ayrı bir sözleşme olması niteliğini ortadan kaldırmaz.
    Gerek "taraf" gerekse "muris muvazaasında" muvazaa anlaşmasının varlığı muvazaanın oluşması için şarttır. Muvazaa anlaşmasını miras bırakan bizzat veya vekili aracılığı ile yapabilir. Miras bırakanın görünüşteki sözleşmeyi bizzat yapması, muvazaa anlaşmasını vekili aracılığı ile yapmasına engel teşkil etmez.
    Muvazaa anlaşmasının görünüşteki sözleşmeden önce veya en geç onunla aynı zamanda yapılması gerekir. Daha sonra yapılan sözleşme bu muvazaa sözleşmesini değil, önceki geçerli sözleşmeyi değiştiren ikinci bir sözleşme niteliğini taşır.


    d-Gizli Sözleşme: Muris muvazaasının son unsuru, tüm nispi muvazaalarda olduğu gibi gizli sözleşmedir. Miras bırakan malını bağış yoluyla devretmek istemekte, bu iradesine uygun bir sözleşme yapmaktadır. Ne var ki, bu sözleşmeyi gerçek iradesine uygun olmayan başka nitelikteki bir sözleşmenin arkasına gizlemektedir. Gerçek iradesine uygun olmayan, bilinen ve açıklanan sözleşmeye "görünüşteki sözleşme", gerçek iradesine uygun olan, ancak saklanan, gizli kalan sözleşmeye de "gizli sözleşme" denmektedir.
    Muris muvazaasında gizli sözleşme daima bağış sözleşmesi şeklinde yapılmaktadır. O halde muris muvazaasında öteki mirasçılardan gizlenen, malın temliki değil, temlik sözleşmesinin niteliğidir. Gizli sözleşme bulunmadığı takdirde muris muvazaasından söz etme olanağı yoktur.
    Bu noktada; görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli sözleşme de şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar resmi sözleşmenin muvazaa nedeniyle geçersizliğinin tespitini ve tapu kaydının iptalini isteyebilirler.
    Saklı pay sahibi olsun veya olmasın, her mirasçı mirastan mal kaçırmak amacıyla miras bırakan tarafından yapılan muvazaalı sözleşmenin geçersizliğinin tespitini, bu sözleşmeye dayanılarak bir tapu kaydı oluşmuşsa tapu kaydının iptali ile pay oranında adına tescilini veya eski hale getirilmesini (terekeye döndürülmesini) isteyebilir. Mirasçı, muvazaalı sözleşmenin dışında kaldığından ve ona karşı koyduğundan üçüncü kişi durumundadır. Her ne kadar mirasçı muvazaalı sözleşme yapan kişinin ardılı (külli halefi) ise de miras bırakan muvazaalı sözleşme yaparak kanunen kendisine intikal etmesi gereken miras hakkına mani olup onun tamamını veya bir bölümünü başkasına intikal ettirdiğinden, bu sözleşmeye karşı koymakta, onun geçersizliğini istemektedir.


    Görülüyor ki, miras bırakanın iradesi ile mirasçının yararı çatışmaktadır. Bir bakıma mirasçı kanuni hakkını miras bırakana karşı korumaya çalışmaktadır. Miras bırakanın iradesine karşı dava açmaktadır. Bu itibarla muris muvazaası davasında mirasçının üçüncü kişi sıfatıyla hareket ettiği kuşkusuzdur.
    Elbette miras bırakan saklı pay dışındaki mallarını kanunların öngördüğü biçimde serbestçe tasarruf etme ve başkasına dilediği gibi temlik etme hakkına sahiptir. Ancak mallarını kanuna uymayan şekilde temlik ettiği takdirde, öldükten sonra zarar gören mirasçının bu tasarrufa karşı koyma, geçersizliğinin tespitini isteme hakkının bulunduğunun da kabulü gerekir.
    Öteki deyişle, miras bırakanın nasıl ki saklı pay dışındaki mallarını kanuna uygun biçimde devretme hakkı varsa, mirasçının da miras bırakanın kanuna aykırı biçimde düzenlediği ve kendisini miras hakkından yoksun bırakan hukuki tasarruflarına karşı koyma, yapılan temlik ve tescilin iptalini isteme hakkı vardır.
    Asıl olan miras bırakanın terekesinin kanunlarda öngörülen şekilde mirasçılarına intikal etmesidir. Miras bırakanın saklı pay dışındaki mallarda dilediği gibi tasarruf etme hakkı varsa da, bu temliki yaparken kanunlarda öngörülen şekil koşuluna uymak zorundadır. Şekil koşuluna uyulmadığı taktirde, kanun gereği malik olacak mirasçının şekil noksanlığından dolayı bu temlikin iptalini istemekte hukuki yararı vardır.
    Bununla birlikte, miras bırakan bağış sözleşmesini görünüşte satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi gibi ivazlı bir sözleşme arkasına gizleyerek, mirasçının saklı payını da temlik etmiştir. Miras bırakanın bu kötü niyeti ve onunla işbirliği içerisindeki karşı tarafın kötü niyete dayanan hakkı kanun tarafından korunamaz.
    Muris muvazaası davası açacak kişinin muvazaalı sözleşme yapan miras bırakanın mirasçısı olması yeterlidir. Saklı pay sahibi mirasçı olması gerekmez. Dava açan mirasçı üçüncü kişi durumunda olduğundan, davasını her türlü delil ile ispat edebilir.

    Nitekim aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 16.06.2010 tarih ve 2010/1-295 E., 2010/333 K. sayılı kararında da benimsenmiştir.


    Belirtilmelidir ki bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşınmaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alım gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.


    Tüm bu açıklamalar ışığında somut olaya bakıldığında; davacılar ve davalının kardeş, murisin ise tarafların babası olduğu, murisin davacı ... dışındaki çocuklarının eşi Keziban ile ortak çocukları olduğu, Vahit'in ise evlilik dışı ilişkisinden 1959 yılında dünyaya geldiği ve 14.01.1976 tarihinde baba hanesinde nüfusa kaydedildiği, ancak nüfustaki kaydına rağmen murisin adı geçen oğlunun varlığını ölünceye kadar ailesinden ve çevresinden gizlediği, diğer taraftan davaya konu bağımsız bölümle birlikte üzerinde toplam altı daire bulunan apartmanın tamamı muris adına kayıtlı iken murisin 4 numaralı bağımsız bölümü 28.12.1993 tarihinde oğlu ...... Bıyık'a, dava konusu 5 numaralı bağımsız bölümü 21.10.1993 tarihinde davalı oğlu ...'a, 6 numaralı bağımsız bölümü ise 05.02.1993 tarihinde oğlu ..... Bıyık'a satış suretiyle temlik ettiği, taşınmazın devrine esas resmî akitte gösterilen bedelin 10.000.000TL, mahkemece yapılan keşif sonucunda saptanan gerçek bedelin ise 140.000.000TL olduğu, murisin mal varlığının ise bahsi geçen bu altı bağımsız bölümden ibaret olduğu anlaşılmaktadır. Görüleceği üzere değerler arasında açık ve aşırı bir fark bulunduğu gibi miras bırakanın aynı yıl içerisinde üç ayrı taşınmazını birden satmasını gerektirecek nitelikte büyük bir ihtiyaç durumu dosyaya yansımamıştır. Bu durumda davacı tanıklarının murisin o yıllarda durumunun iyi olduğu, taşınmaz satmaya ihtiyacının bulunmadığı ve dava konusu bağımsız bölümü davalıya bağışladığı yönündeki beyanları da dikkate alındığında, Kurul çoğunluğu tarafından miras bırakanın terekeden mal kaçırma iradesiyle hareket ettiği ve yapılan temlikin gerçekte satış olmayıp bağış niteliğinde olduğu sonuç ve kanaatine varılmıştır.


    Muris tarafından yapılan temlikin danışıklı olduğunun anlaşılmasından sonra eldeki davada ecrimisil isteği de bulunduğundan, uyuşmazlığın bu yönü ile de değerlendirilmesi gerekmektedir.


    Bilindiği gibi ecrimisil; gerek öğretide ve gerekse yargısal kararlarda ifade edildiği üzere hak sahibinin kötü niyetli zilyetten isteyebileceği bir tazminat olup, 08.03.1950 tarih ve 22/4 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında; fuzuli işgalin tarafların karşılıklı ve birbirine uygun iradeleri ile kurduğu kira sözleşmesine benzetilemeyeceği, niteliği itibarı ile haksız bir eylem sayılması gerektiği, haksız işgal nedeniyle oluşan zararın tazmin edilmesi gerekeceği vurgulanmıştır


    Nitekim 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 995. maddesinin birinci fıkrasında, iyi niyetli olmayan zilyedin geri vermekle yükümlü olduğu şeyi haksız alıkoymuş olması yüzünden hak sahibine verdiği zararlar ve elde ettiği veya elde etmeyi ihmal eylediği ürünler karşılığında tazminat ödemek zorunda olduğu hüküm altına alınmıştır.


    Muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan tapu iptali ve tescil davaları sonucunda kurulacak olan kabul hükmü inşai ( kurucu) olmayıp izhari (açıklayıcı) nitelik taşır. Bu suretle oluşan kararlara konu işlemler yapıldıkları tarihten itibaren mutlak butlanla malul olduğundan yapılmamış sayılır ve iptal hükmü geriye etkili olarak sonuç doğurur. Öte yandan muvazaalı işleme taraf olan kişinin iyi niyetli olduğundan söz etme olanağı da yoktur. Tarafı bulunduğu işlem yok hükmünde olduğundan bu şekilde oluşan tescil yolsuz tescil niteliğindedir.


    O hâlde, miras bırakanın ölümü ile terekesinin mirasçılarına intikal edeceği ve ölüm tarihi itibariyle mirasçıların hak sahibi olacağı gözetildiğinde, taşınmazı bu şekilde kullanan kişilerin ölüm tarihinden sonraki kullanımları haksız işgal niteliğinde olacağından ecrimisilden (haksız işgal tazminatından) sorumlu olacakları kuşkusuzdur.


    Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında, davacı tarafça murisin diğer mirasçılarından mal kaçırmasını gerektirir bir nedeninin varlığının ortaya konulup kanıtlanamadığı gibi dosyada dinlenen davacı tanık beyanlarının da soyut ifadelerden ibaret olduğu, murisin gerçek irade ve amacının ortaya çıkarılması için tarafların kız kardeşi olan ve davalı tanığı olarak beyanda bulunan Ayten, Ayşe ve Gülten'in beyanlarının önemli olduğu, keza bu kişilerin olayların içinde oldukları gibi davanın kazanılmasında menfaatlerinin de bulunduğu, bu beyanlar ile dosya kapsamı bir arada değerlendirildiğinde sosyal güvencesi bulunmayan murisin kanser hastası olan ve 1991 yılında vefat eden eşi için tedavi giderleri yaptığı, diğer taraftan önceden ilk iki katı tamamlanan binadaki diğer dairelerin davalı ve dava dışı kardeşleri ..... ile ......'in emek ve katkılarıyla yaptırıldığı, 1993 yılına gelindiğinde murisin emeklilik prim borçlarını ödemek için paraya ihtiyacı olduğu, bu sebeple çocuklarını toplayarak öncelikle daireleri içinde oturan çocuklarına satmak istediğini açıkladığı, bunun üzerine davalı ve iki kardeşinin oturdukları daireleri aynı yılın değişik tarihlerinde bedellerini ödeyerek satın aldıkları, dairelerin yapımındaki katkıları nedeniyle satış bedellerinin düşük tutulmasının normal olduğu, kaldı ki tapuda gösterilen bedelin gerçek değere göre düşük olmasının tek başına muvazaa olgusunun kabulü için yeterli olmadığı, murisin satış bedelinin bir kısmıyla prim borçlarını ödeyerek ileriki yıllarda emekli olduğu, bir kısmını ise eşinin ölümünden sonra iki kez imam nikahı kıyması nedeniyle ev eşyaları ve aldığı altınlar için harcadığı, ayrıca satış tarihinden sonra bir kızını evlendirdiği, boşanarak eve dönen diğer kızı ve çocuklarına baktığı, yine dosyada mevcut banka kayıtlarına göre paranın bir kısmını da müstakil olarak kendi adına açtırdığı hesaplar ile kızı......'la açtırdıkları ortak hesaba yatırdığının anlaşıldığı, altı ayrı bağımsız bölümün maliki olan murisin mal kaçırma amacını taşıması hâlinde bunların tamamını devretme olanağı varken sadece üçünü satmış olmasının da mal kaçırma kastının bulunmadığını gösterdiği, tüm bu hususlara değinen yerel mahkeme kararının yerinde olup onanması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüş yukarıda açıklanan gerekçelerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.


    Hâl böyle olunca; Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.


    Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.


    SONUÇ: Davacılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, aynı Kanunun 440. maddesi uyarınca kararın tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 21.03.2019 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğu ile karar verildi.

    Bu metin toplam 52 defa görüntülenmiştir